...
Her Hindu kızı ağlar, bağırırdı evlenme konusu ortaya çıktığı zaman. Haberin verildiği an başlar, düğün boyunca, balayı boyunca hep ağlardı. Gelin adaylarından ağlamaları beklenirdi. Evlenmek demek, babasının evinden ayrılıp, kocasının ailesiyle oturmaya başlamak demekti. Eğer şansı varsa, o aile ona hizmetçi gibi davranır, şansı yoksa ona maymun boku muamelesi ederdi. Hayat böyleydi. Kudra'nın annesi de ağlamıştı vaktiyle. Şimdi de sıra Kudra'daydı. Gelenek ve devamlılık, toplum ekmeğinin pişirildiği unu oluştururdu. Kültürü öyle besler, tanrıları öyle memnun ederlerdi.
...
İp! Şu tanrılarda da amma da mizah anlayışı vardı, öyle değil mi? Eğer insanda kendi kaderini kendi eline alacak o demir güç yoksa, o insan kaderini tanrıların eline bırakırsa, o zaman tanrılar zayıflığının cezası olarak böyle alay ederlerdi onunla. Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan, hangi yanlış limana vardığına şaşırmamalısın. Budala ve miskin kimselere, merkezi sinir sistemlerini soğan gibi soyup cılızlatan serüvenler sunulurdu. Romantik serüvenciler de kendilerini bir ip atölyesinde bulurlardı. Belki diyeceksiniz ki, on beş yaşında bir kızın ailesine kafa tutmasını, topluma başkaldırmasını, ağırlıklı kültürel ve dinsel geleneklere isyan etmesini ve pek de anlayamadığı bir rüyayı izlemesini beklemek çok fazla olur. Elbette çok fazla olur. Kendi kaderini kendi tayin etmenin fiyatı hiçbir zaman ucuz değildir. Hele bazı durumlarda düşünülemez bile. Ama insan harikuladeliğe ulaşmak için, düşünelemeyecek olanı düşünmek zorundadır.
...
sf:96-97
Priscilla tekrar soluk alabildiği zaman konuştu. "Eğer biz ölürsek... yani sen ve ben ... belki sen ikinci seferinde zambak olarak doğarsın, ben de mutlu bir kurbağa olarak."
"Fena düzen sayılmaz, ama buna pek bel bağlama"
"Yeniden doğuşa inanmamana şaşırıyorum."
"Neden? O da belkiişi mantığa vurmanın diğer bir yolu. Yeniden doğma, ruhun başka bedene geçmesi... bunlar insanoğlunun kurduğu en katı sistemlerin birinde gelişmiş fikirler. Eski zamanın Hindu'su berbat durumdaydı. Hayatı boyunca gösterilen yerde oturmak, gösterilen aile ile yaşamak, gösterilen işi yapmak zorundaydı. Kıpırdama olanağı yoktu. Doğumda sana ne el dağıtmışlarsa, onunla oynuyordun. Her şey hazırlanmış bir yazgıydı. Bir noktasını bile değiştiremiyordun. Adamlar bu hayatta değişiklik yapamadıklarına göre de, değişikliği öteki yaşamda hayal ettiler. Yeniden doğuş yalnızca Hindular'ın, bu katılık kendilerini delirtmesin diye buldukları bir çare.
"İşte Kudra bu yüzden bu kadar dikkate değer bir kişi oluyor. Onuncu yüzyılda bir Hindu'nun, hele bir kadının, o kurallardan kaçmasını düşünebiliyor musun? İş Hindistan'ın özgürleştirilmesine gelip çattığı zaman, Kudra'nın örneği, bir fıçı Gandhi örneğine bedeldir."
...
sf: 302
...
Doğduğumuz zaman bir rüya çorbasının içinden çıkarız.
Öldüğümüzde rüya çorbasına gerisin geri batarız.
İki çorbanın arasında, geçilecek kuru bir alan vardır.
Hayat, bir sevkıyattır.
...
sf: 323
...
"Ölümlülerin zaman kavramını hiç anlayamaması ne kadar garip" dedi.
"Yine anlayamadım galiba."
"Anlamanıza ben yardımcı olamam. nihai ortamda, herkes her şeyi kendi kendine anlamak zorundadır. Kendi dünyanıza dönünce bunu unutmayın. Size nihai cevapları sunmaya çalışan insanlar aslında o cevapları kendileri de bilmezler. Çünkü bilseler, nihai cevapların verilemeyeceğini, yalnızca alınabileceğini bilirlerdi."
...
sf:361
...
Doğduğumuz zaman yuvarlak, keskin, saf bir yüzümüz vardır. İçimizde evren bilincinin kırmızı ateşi yanar durur. Ama yavaş yavaş, bizi, ana babalar yer, okullar yutar, sosyal kurumlar emer, kötü alışkanlıklar kemirir, yaş ise tüketir. Sindirildiğimiz zaman, tıpkı ineklerdeki altı mideden geçtiğimiz zaman, pis kahverengi tonunda çıkarız.
Pancardan almamız gereken esas ders şudur: İnsan, yanağındaki ilahi renge, içindeki doğal pembeliğe sarılmalı; yoksa kahverengiye dönüşür. Kahverengi olmak da, insanın masmavi kesildiğinin resmidir. Çivit kadar mavi. Onun ne anlama geldiğini bilirsiniz:
Çivit.
Çivitiyor.
Çivitti.
sf.366
Tom Robbins- Parfümün Dansı
