2 Aralık 2012 Pazar

B. Nihan Eren

...

   Muğlak ve habis bir ömrün ona kader diye yazıldığını anladı. Bütün iyilik melekleri, ağaçlara bağladığı renkli çaputları, üzerinden atladığı ateşler, yeni gün dilekleri, anne baba ümitleri,etrafında dönen bu tekerleğin altında kalarak kanadı. hayat boyu, o tekerleğin altında kalacağını, bugünün hiç bitmeyeceğini, günün geceye artık hiç dönmeyeceğini anladı. Başının üzerinden asma kütüğe attığı çentiklerin beyhudeliğini böylece gördü. Çünkü artık hiç büyümeyecekti. Zamanın içinde o hep böyle kalacaktı. Burada duracaktı.

    Bir küçük şakanın, bir müstehzi gülüşün, bir küçümseyici el hareketinin, bir yaka silkmenin, bir alayın,  bir anlaşılamamanın, bir küçük beğenilmemenin, bir görmezden gelinmenin, bir oyuna çağrılı olmamanın, yahut eskaza oyuna alınıp hep ve illa ki ebe yapılmanın, belki küçük ya da büyük ama kendince hep önemli derece haksızlığa uğramanın, bir reddedilmenin, beğenilmemenin, sevilmemenin, duyulmamanın, yenilginin hepsini birden yahut bir kısmını yaşamak zorunda bırakılan bütün marazi çocuklar gibi işte o da büyüyemeyecekti artık. Olamayacaktı.Oyundan atılan yahut üzerine oyun kurulup eğlenilen bütün çocuklar gibi  hep çocuk kalacak, artık hayatın bütün ışıklarını, bütün konuşmalarını, bütün yemeklerini, bütün sevgilerini, bütün coşkularını, bütün yağmurlarını ve karlarını, bütün kahkalarını, bütün sokaklarını, bütün işlerini ve güçlerini, bütün paralarını, bütün evlerini, bütün ordularını, bütün düğün alaylarını, bütün bayram geçit törenlerini, bütün neşelerini ve bütün zorluklarını, yolda lastik patlamasını, mutfakta tabakların kırılmasını, tühtühleri, yaşasınları, tebrik ederimleri, devrik yahut tapılan başkanları, yani hayatın bütün gerçekliğini saydam bir camın ardından izleyecekti artık. Ne zaman ki azıcık yaklaşmak istese, bugünkü reddinin yarın katmer katmer yaratacağı büyük öfkeleri, kaynağını maykılceksınmadonna'dan alan gönül kırıklıklarını hatırlayacak ve annesiyle babasının anarşikliğinin  ve mahpuslarda dayaklarla ayrı ayrı çürümelerinin onda yavaş yavaş bıraktığı kalın ve giderek haşinleşen kabuğu her kıpırdayışında kalbine batarak onu durduracaktı. Duracaktı. Büyük düşüncelerin, neşeli gailelerin, hobilerin, tırışkadan ağaç yontmalarının insanı olamayacaktı hiç. İçinde hep kurtlarla yaşayacak, pişmanlık, olmamışlık, mümkün değilcilik, şüphecilik, inanamazcılıkla içi ezilecekti artık bundan böyle.


Maykılceksınmadonna
sf:83-84
...

Kadınlar, onun altları morarmış gözlerinde, ayrık bacaklarında, canının acısında bir günahın izlerini okudular. "A.. aa.. aaa.." dediler. Bir anda kaynanalarının dırdırlarını, onları bekleyen dağ gibi ütüleri, bulaşıkları, çocuklarının vızıldamasını, sessiz, ağır ve kasvetle dolu salonlarını unuttular. Kendi kupkuru ve buz gibi ama nikahlı sevişmelerini, Saten'in hazza doymuş apışarasıyla kutsadılar. Temiz olduklarını düşünüp avundular. Ömürlerinin heder olup geçip gitmiş olmasını bile onun görünümüyle unuttular. Gelinliklerini ağlayarak giydiklerini unutarak, hiç değilse böyle kalmadan, hasbelkader de bir beyaz gelinlikle haneye girebildiklerinden ötürü, gönendiler, hemencecik yer değiştirdiler. Sevdikleriyle evlenememiş oldukları için içli içli ağladıklarını pek çabuk unuttular. Özlemle yanan kalplerinin kuruduğunu hiçe saydılar.
   Çünkü yapamadıkları ne varsa, Saten olmuş önlerinden geçiyordu. Ama düşkün olarak, acı çekerek ve solgun yüzüyle.
   Sevindiler.

A
sf:25-26

B.Nihan Eren - Yavaş


                                                 

7 Kasım 2012 Çarşamba

Kobo Abe


    “cinselliği allayıp pullayacak bir anlayışa tahammül etmek zorunda değilim. Her sabah cinsellikle yenilenebiliriz… cinsellik söz konusu olduğunda, zaten bir kere giydiysek bu elbiseyi, çoktan eskimiştir… ütüleyip, kırışıklarını düzeltirsin, hemen yeni alınmış gibi olur… yenilendiği anda da anında eskiyecektir yeniden… bu rezillikleri dinlemek zorunda mıyım?
    elbette, düzen dediğimiz şey kendisine yakışır şekilde yaşamı güven altına alıyorsa, geri adım atılabilir. Ancak, ya gerçekler? Gökten ölüm dikenleri yağıyor, yeryüzünde de akla gelebilecek her türlü ölüm yüzünden adım atacak yer kalmamış. Bunu, cinsellik de hafif hafif hissetmeye başlamış. İşte elimize tutuşturulan tek kişilik bir gösterinin biletiymiş. Bunu fark ettiğimiz anda, tatminsiz cinselliği karşımıza alıp, çok binişlik bilet sahteciliğine başlıyoruz. Bu, aslında gayet güzel iş yapar. Hatta, ruhsal taciz gerekli bir kötülük olarak sessizce kabul edilir. Bu olmadan,  çoğu evlilik ayakta kalamaz. Cinsel özgürlük savunucularının yaptığı aşağı yukarı aynıdır. Karşılıklı olarak tacizde bulunmayı, çok iyi bir şeymiş gibi mantık haline getirmekten başka nedir ki yaptıkları? Bir kere kabul ettikten sonra, bir hayli keyif alınabilir. Fakat, çekilen perdeyi sürekli akılda tutarak yaşanan bir özgürlük, insanı istemese de psikosomatik cinsel hasta haline getirir”

sf:111

“ got a one-way ticket to the blues, woh, woh..”
şarkı söylemek isteyen keyfince söylesin. Aslında, eline tek gidişlik bilet tutuşturulmuş bir insan, pek öyle kolay kolay gönlünce şarkı söyleyemez. Elinde tek gidiş biletinden başka bir şey olmayan insan türü, ayakkabısının topuğu çakıllara bastığında çıkan sesten bile ürkecek kadar diken üstündedir. Artık daha fazla yürümeye niyeti yoktur. Canı gidiş-dönüş bileti için ağıt yakmak ister aslında. Tek yön bileti, dün ve bugün, bugün ve yarın arasındaki bağın koptuğu, paramparça olmuş bir yaşamdır. Öylesine yırtık pırtık olmuş bir tek yön bileti için ağıt yakabilenler, bir zamanlar gidiş- dönüş biletini sımsıkı yakalamış olan insanlarla sınırlıdır. İşte o yüzden de, biletin dönüş için olan yarısını kaybetmemek, çıldırmamak için neredeyse bir histeri telaşıyla hisse senetleri alır, hayat sigortası yaptırır, sendikayla amirler arasında ikiyüzlüce oynarlar.  Banyo oluklarından, tuvaletin deliğinden yükselen tek yön biletlilerin yardım isteyen çığlıklarından bıkar, kulak tıkamak için televizyonu sesini iyice açarak izler, tek gidiş bileti için gönül rahatlığıyla ağıt yakabilirler. Kapatılan insanın şarkısı, çift yönlü bilet için ağıt bile olsa, hiç kuşkuya kapılmazlar.

sf:128






Kobo Abe- Kumların Kadını



24 Ekim 2012 Çarşamba

Eduardo Galeano/2

DİL/3

Viktoryen Çağ'da evli olmayan hanımların önünde pantolonlardan bahsedemezdiniz. Bugün de kamuoyunun önünde bazı şeyleri söylemek iyi karşılanmaz:

  kapitalizm sahne ismi olarak pazar ekonomisi'ni kullanıyor, emperyalizme küreselleşme deniyor;
emperyalizmin kurbanlarına gelişmekte olan ülkeler deniyor, cücelere çocuk demek gibi bir şey bu;
oportunizm pragmatizm oldu;
ihanetin adı realizm;
yoksullara yoksun, dar gelirli ya da kıt kaynaklı insanlar deniyor;
yoksul çocukların eğitim sistemi tarafından dışlanması eğitimi yarıda bırakma adı altında tanıtılıyor;
patronun işçinin tazminatsız ve açıklamasız işine son verme hakkına emek piyasasının esnekliği deniyor;
resmi dil kadın haklarını azınlık hakları arasında tanıyor, insanlığın yarısını oluşturan erkekler çoğunlukmuş gibi;
askeri diktatörlük yerine süreç deniyor;
işkenceye yasadışı baskı ya da fiziksel ve psikolojik baskı deniyor;
hırsızlar iyi bir aileden olunca, kleptoman oluyor;
kamu kaynaklarının çürümüş bir politikacı tarafından boşaltılmasının adı yasadışı servet edinme oluyor;
otomobillerin işlediği suçlara kaza deniyor;
kör yerine görme engelli deniyor;
zenci renkli insan oluyor;
uzun ve acılı hastalık dendiğinde kanser ya da AIDS olarak okunmalı;
asla ölüm denmez, fiziksel kayıp;
askeri operasyonlarda yok edilen insanlar da ölü değildir,
çatışmada ölenler zayidir, sivillerse kayıplardır;
1995' te Fransa Güney Pasifik'te nükleer denemeler yaparken, Fransız büyükelçisi Yeni Zelanda'da açıkladı: "Bu bomba kelimesi hoşuma gitmiyor. Bomba değil bunlar. Bunlar patlayan mekanizmalar";
Kolonbiya'da askerin himayesi altında insanları öldüren bazı grupların adı Ortak Yaşam;
Şili diktatörlüğündeki toplama kamplarından birinin adı Haysiyet'ti, Uruguay diktatörlüğünün en büyük cezaevinin adı Özgürlük;
1997'de, Chiapas'ta Acteal Köyü'nün kilisesinde dua ederken neredeyse tamamı çocuk ve kadın kırk beş köylüyü arkadan makinalı tüfekle tarayan yarı askeri örgütün adı Barış ve Adalet'ti.



Eduardo Galeano -Tepetaklak
sf:44-45


                                     

27 Temmuz 2012 Cuma

Icchokas Meras

Üç balinanın mı?
Dört filin mi?
İnsanların sırtında mı?
......
Neyin üstünde durur Dünya?





Aslı Erdoğan


 Gerçeğin, gerçek olduğu anlar vardır. Hiçbir yerde, hiçbir geçmişte olmayan dünya –düşlenmemiş, kurgulanmamış, alt edilmemiş- buradadır, işte. Belirmiştir. Karanlıkta sessizce bekleşen seyircilerin önünde bir perde aralanmıştır sanki. Dört yönden keskin ışıklar sarmıştır sahneyi, tek; biricik, mutlak kalmıştır. Ya da şimşek çakmış, gecenin içinden denizi, dağları, ağaçları çekip koparmıştır, yaprakların üzerindeki yağmur damlalarına varıncaya değin.  Sanki özenle seçilmiştir, bu su, bu gök, bu dal, senin içindeki dünyadan seçilip önüne serilmiştir. Ama sanki hak etmemişsindir bu bütünlüğü, yeterince gücün yoktur bakacak ya da yeterince boşluğun, ölüm korkusuna benzer bir korku bastırır. Her şey dağılıp parçalanır, var olmaya devam edeceği bir biçime, yalnızlığa bürünür, gölgelerle kaplanır.
Yaşamın sıkı dokunmuş dokusuna bir ilmik daha atılır. Sana bir soru sorulmuş gibidir, ama karşılığını dinlemeden gitmiştir soran. Yalnızca bir ışık kalır geride: “Devam et” diyen ve başka bir şey demeyen…
sf.28

 Gece ile gündüz arasında uzanmış yatıyor şimdi kadın. İçinden geçip gittiği yollar kadar ıssız. Bıraktığı derin ayak izlerinden tanıyor artık zamanı, omurgasını ısıra ısıra yukarı tırmanan boşluğu... Bütün uzaklıkları unutması gerek şimdi, bütün zamanları, yolları, sözcükleri... Tırnaklarının ucuna dek yayılan sesten binlerce imgeyi toplaması gerek, kendi yazgısını sonlandırabilmek için, toprak olarak geri dönebilmek için toprağa, binlerce cam kırığını elleriyle toplaması, ardında bırakacağı görüntüyü yaratması gerek.
Çünkü artık dünyanın içinden çekip çıkardı kendini, sise terk etti. Çünkü artık sınırsız ve suskun o. Çünkü artık onun adına konuşuyor sis, içindeki sis ve sisin içindeki dünya. Konuşuyor, yalan söylüyor.
Ama kim , kim söyleyebilmiştir ki doğruyu? Kiminle konuşmuştur dünya ve ona doğruyu söylemiştir?
 sf.62

Hayatın Sessizliğinde

***

Ben hep tek başımayken ağlarım, gözyaşlarımı sunmam başkalarına herhangi bir anlam yüklemeleri için. Zaten günümüzde herkes insanın üzüntüsünü göstermek "amacıyla" ağladığına inanıyor. Bir insanın mutsuzluğunu kavramaktan öyle acizler ki, öylesine ufalıyorlar ki acının karşısında, gülünçler."
sf.84
.. 
Bu gece, gidiyorum. gitmek, ne korkunç bir sözcük. Vedalaşmak, gitmek, bırakmak, terk etmek, ayrılmak... Tek bir veda bütün ömür sürüyor. Sanki binlerce parçalanmış, midye kabuğunun çizdiği bir yoldan gidiyorum, var olmayan inciyi aramış birinin izini sürüyorum. Biliyorum, bir insanın sevgisini kaybetmek, zorlukla ulaşılmış bir doruktan aşağı yuvarlanmaktır. Gece başladığında yok olacak son gölgedir. Uçurumun üstüne düşen bir gölge.
Ancak sen ilgilendiğinde kanamaya başladı yaralarım, oysa hep oradaydılar. Şu an parmaklarımla kan damlalarında izini sürdüğüm acı. Gereksinim duyuyorum izlere, bir zamanlar acı çektiğimi hatırlatmaları için bile olsa gereksinim duyuyorum onlara. Zamanın geçip gitmesine, elimde hiçbir şey bırakmadan akmasına dayanamıyorum çünkü. Oysa her iz doğduğu anda ayrılıp başkalaşıyor onu yaratandan, gerçekdışı oluyor. Her şey zamanla sahteleşiyor, yok oluyor, yenileniyor. (yaşamımın ağını gözyaşlarıyla örüyorum, bir örümcek gibi)
Oysa biliyorum, sen dokunmadın bile yaralarıma, sadece baktın, şöyle bir an, göz ucuyla. başını kitabından kaldırıp, kendisini çağıran sese cevap veren biri gibi. "Ne var?" bir ilgisiz bakış, ama bana sunulmuş o tek bakış, hiç görülmemişi ortaya çıkarmaya, gizli kalmış kanı akıtmaya yetti.
Sen acının sınırları olduğuna inanır mısın?
sf:89
Mucizevi Mandarin



Eduardo Galeano


Vicdansızlar
Aristoteles ne dediğini biliyordu:
-Kadın deforme olmuş bir erkektir. Onda en temel unsur eksiktir: ruh.

  Plastik sanatlar, ruhsuz varlıkların girmesi yasak olan krallıklardı.
  On yedinci yüzyılda Bolonya' da, beş yüz yirmi dört erkek ressama karşılık sadece bir tek kadın ressam vardı.
  On yedinci yüzyılda Paris Akademisinde, dört yüz otuz beş erkek ressama karşılık hepsi de ressamların karıları ya da kızları olan on beş kadın ressam bulunuyordu.
  On dokuzuncu yüzyılda, Suzanne Valadon  utanmaz bir kadın, sirk akrobatı ve Toulouse- Lautrec'in modeli oldu. Havuçtan yapılmış korseler giyiyor ve stüdyosunu bir keçiyle paylaşıyordu. Onun, erkekleri çıplak çizmeye cüret eden ilk sanatçı olması hiç kimseyi şaşırtmadı. o herhalde kaçığın tekiydi.
  Rotterdamlı Erasmus ne dediğini biliyordu:
-Bir kadın her zaman bir kadındır,yani bir deli.

Eduardo Galeano- Aynalar sf.263

N.M


I
çiçek dediğin kapalı durur.
yoksa vaktini soğuruyorlar saatinin ya suyla ya karayla, bütün sevgililer.
birden çalıyorlar örtülerini kusurunun,ya devle ya cüceyle.
II
ben o zaman dutlarımı yiyordum, susku ve güzellik için, dönüşüyordum bir bülbüle kanadından kalem sunan,
yazı çağırıyordum ve biliyordum yine yeğdir kapanması çiçeğin.
III
bir bütün yastığımız bile yoktu,
birliktelik yüzünün görünmez tansığını iliştirebileceğimiz.
herkes yineliyordu, "bu ne çok renk yüzünüzde,
böyle ışıltı -yitmek bakmak-"
oysa renk demetleri ölümlerimizdi birlikte,
içine gizlendiğim ve orada değillendiğim! 

eylül,81
Nilgün Marmara-Daktiloya Çekilmiş Şiirler

Bilge Karasu


“Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini , yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşi söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım.”
Narla İncire Gazel sf,124
***
“korku ,örtmeğe en yatkın olduğumuz kirimiz, gizlemeğe en çok uğraştığımız kokumuzdur.”
Göçmüş Kediler Bahçesi sf,226
***
..
Sen beni yaşatabilirsin, diye geçirdim içimden.
Başı, gene, evet, dedi.
Sevildiğini bilmek istersin.
Evet .
Ama sevildiğinin söylenmesini istemezsin. Beni söylenmemiş bir sevgide boğabilirsin.
Evet .
Çünkü…
Çünkü…?
Bilemiyorum . galiba… korkuyorsun.
Evet .
Oyunu kestim. Tatsızlaşıyordu.
Kesmedi o.
Bekliyorum, dedi, evet…
Vazgeç, dedim başımla.

ama… oyun bitmişti. Bitmişti benden yana. Bir tek adım atmam yetiyordu işte. “ne yapıp edip”in gereği yoktu artık. İyi oyuncu değildim ama atılacak adım açıkça ortadaydı. Üstelik istediğimin gerçekleşmesi bundan kolay olamazdı.

Bana dikilmiş yeşil gözleriyle ilk kez, “hayır” dercesine salladı o.
neye hayır?
Düşündüğüne.
Gülünç olma, tam bu noktaya geldikten sonra… seni almamı istemezsin elbeti ondan öyle…
hayır. Ama
konuşmak istiyordu şimdi. Üstünlük taslamaktan, tepeden bakıp alaycı davranarak sırt okşamaktan vazgeçiyor, konuşmak istiyordu. Usundan geçeni o nasıl anlıyorsa, ben de öyle anlamalıydım usundan geçenleri.
Hayır, diyordu, düşündüğün yanlış.
GKB Sf 157,158
***

Başımı kaldırdım. Karşımda duruyordu, ak pantalonu, ak kazağı içinde. Esmer yüzünün akşamı alacakaranlıkta eriyor, gölgelere karışıyordu şimdi. Diz çöktü karşıma. Kedi hala uyuyordu. O susuyordu ama içinden geçirdiğini anlıyordum artık, kolaylıkla.
Yanlış düşündün.
Niye?
Ben senindim nasıl olsa. Ama .
Biliyorum. İvecen davrandım, oyunu sizlere verdim.
Ben oyunun sözünü etmiyorum ki.

Ya cezam?
Eşyanı bahçenin kapısına getirdiler. Bu akşam çıkacaksın bu kentten, bir daha dönemeyeceksin buraya.
ya sen?
Ben seninle geleceğim.
Nereye?
Gittiğin, gideceğin yere.
Benimle birlikte…
Seninle birlikte.
Ama sen…
Yanlış düşünmüşsün.
Sen değil miydin…
Seni yanıltmak, sınamak istedim.
Sen düşümdesin şimdi. Onun için öyle konuşuyorsun.

Sen düşümdesin şimdi,dedim. Ben ben olmalıyım gene,kalkıp gitmeliyim. Elimi sardırmalı, yemek yemeli, yatmalıyım. Düşümdesin sen şimdi. Bir su gibi.
ondan ses gelmedi. Susakalmıştı birden, konuşmuyordu. Ya da konuşuyordu da ben anlamıyor, biliyordum artık usundan geçenleri.
Kollarımı kaldırdım, omuzlarına dayadım. Yumruklarımı sıkıyordum. Kollarımı bastırdım. Belli belirsiz çektim kendime doğru. Başını getirdi, omzuma dayadı. Başımı başına dayadım. Gene anlıyordum söylediğini. Durmadan söyle, diyordu, durmadan söyle beni sevdiğini, beni sevdiğini. Bir iki saniye öylece kalakaldık, saatlerce bir iki saniye.

Sağlam elimden tuttu. Kedi hala uyuyordu. Ayaktaydık. Birkaç adım atmıştık ancak. Yirmi kolla birden sardı beni sanki, ansızın. Yirmi kolu birden sıkıyordu beni, boğuyordu, eziyordu. “sen beni yaşatabilirsin, sen beni yaşatabilirsin,” demek istiyordum. Diyemedim.
GKB SF 208,209