Üç balinanın mı?
Dört filin mi?
İnsanların sırtında mı?
......
Neyin üstünde durur Dünya?
27 Temmuz 2012 Cuma
Aslı Erdoğan
Gerçeğin, gerçek olduğu anlar vardır. Hiçbir yerde, hiçbir
geçmişte olmayan dünya –düşlenmemiş, kurgulanmamış, alt edilmemiş- buradadır, işte.
Belirmiştir. Karanlıkta sessizce bekleşen seyircilerin önünde bir perde
aralanmıştır sanki. Dört yönden keskin ışıklar sarmıştır sahneyi, tek; biricik,
mutlak kalmıştır. Ya da şimşek çakmış, gecenin içinden denizi, dağları,
ağaçları çekip koparmıştır, yaprakların üzerindeki yağmur damlalarına varıncaya
değin. Sanki özenle seçilmiştir, bu su,
bu gök, bu dal, senin içindeki dünyadan seçilip önüne serilmiştir. Ama sanki
hak etmemişsindir bu bütünlüğü, yeterince gücün yoktur bakacak ya da yeterince
boşluğun, ölüm korkusuna benzer bir korku bastırır. Her şey dağılıp parçalanır,
var olmaya devam edeceği bir biçime, yalnızlığa bürünür, gölgelerle kaplanır.
Yaşamın sıkı dokunmuş dokusuna bir ilmik daha atılır. Sana bir soru sorulmuş gibidir, ama karşılığını dinlemeden gitmiştir soran. Yalnızca bir ışık kalır geride: “Devam et” diyen ve başka bir şey demeyen…
sf.28
Gece ile gündüz arasında uzanmış yatıyor şimdi kadın. İçinden geçip gittiği yollar kadar ıssız. Bıraktığı derin ayak izlerinden tanıyor artık zamanı, omurgasını ısıra ısıra yukarı tırmanan boşluğu... Bütün uzaklıkları unutması gerek şimdi, bütün zamanları, yolları, sözcükleri... Tırnaklarının ucuna dek yayılan sesten binlerce imgeyi toplaması gerek, kendi yazgısını sonlandırabilmek için, toprak olarak geri dönebilmek için toprağa, binlerce cam kırığını elleriyle toplaması, ardında bırakacağı görüntüyü yaratması gerek.
Yaşamın sıkı dokunmuş dokusuna bir ilmik daha atılır. Sana bir soru sorulmuş gibidir, ama karşılığını dinlemeden gitmiştir soran. Yalnızca bir ışık kalır geride: “Devam et” diyen ve başka bir şey demeyen…
sf.28
Gece ile gündüz arasında uzanmış yatıyor şimdi kadın. İçinden geçip gittiği yollar kadar ıssız. Bıraktığı derin ayak izlerinden tanıyor artık zamanı, omurgasını ısıra ısıra yukarı tırmanan boşluğu... Bütün uzaklıkları unutması gerek şimdi, bütün zamanları, yolları, sözcükleri... Tırnaklarının ucuna dek yayılan sesten binlerce imgeyi toplaması gerek, kendi yazgısını sonlandırabilmek için, toprak olarak geri dönebilmek için toprağa, binlerce cam kırığını elleriyle toplaması, ardında bırakacağı görüntüyü yaratması gerek.
Çünkü artık dünyanın içinden çekip
çıkardı kendini, sise terk etti. Çünkü artık sınırsız ve suskun o. Çünkü artık
onun adına konuşuyor sis, içindeki sis ve sisin içindeki dünya. Konuşuyor,
yalan söylüyor.
Ama kim , kim söyleyebilmiştir ki
doğruyu? Kiminle konuşmuştur dünya ve ona doğruyu söylemiştir?
Hayatın Sessizliğinde
***
Ben hep tek başımayken ağlarım, gözyaşlarımı sunmam
başkalarına herhangi bir anlam yüklemeleri için. Zaten günümüzde herkes insanın
üzüntüsünü göstermek "amacıyla" ağladığına inanıyor. Bir insanın
mutsuzluğunu kavramaktan öyle acizler ki, öylesine ufalıyorlar ki acının
karşısında, gülünçler."
sf.84
sf.84
..
Bu gece, gidiyorum. gitmek, ne korkunç bir sözcük. Vedalaşmak, gitmek, bırakmak, terk etmek, ayrılmak... Tek bir veda bütün ömür sürüyor. Sanki binlerce parçalanmış, midye kabuğunun çizdiği bir yoldan gidiyorum, var olmayan inciyi aramış birinin izini sürüyorum. Biliyorum, bir insanın sevgisini kaybetmek, zorlukla ulaşılmış bir doruktan aşağı yuvarlanmaktır. Gece başladığında yok olacak son gölgedir. Uçurumun üstüne düşen bir gölge.
Bu gece, gidiyorum. gitmek, ne korkunç bir sözcük. Vedalaşmak, gitmek, bırakmak, terk etmek, ayrılmak... Tek bir veda bütün ömür sürüyor. Sanki binlerce parçalanmış, midye kabuğunun çizdiği bir yoldan gidiyorum, var olmayan inciyi aramış birinin izini sürüyorum. Biliyorum, bir insanın sevgisini kaybetmek, zorlukla ulaşılmış bir doruktan aşağı yuvarlanmaktır. Gece başladığında yok olacak son gölgedir. Uçurumun üstüne düşen bir gölge.
Ancak sen ilgilendiğinde kanamaya başladı yaralarım, oysa
hep oradaydılar. Şu an parmaklarımla kan damlalarında izini sürdüğüm acı. Gereksinim
duyuyorum izlere, bir zamanlar acı çektiğimi hatırlatmaları için bile olsa
gereksinim duyuyorum onlara. Zamanın geçip gitmesine, elimde hiçbir şey
bırakmadan akmasına dayanamıyorum çünkü. Oysa her iz doğduğu anda ayrılıp
başkalaşıyor onu yaratandan, gerçekdışı oluyor. Her şey zamanla sahteleşiyor,
yok oluyor, yenileniyor. (yaşamımın ağını gözyaşlarıyla örüyorum, bir örümcek
gibi)
Oysa biliyorum, sen dokunmadın bile yaralarıma, sadece
baktın, şöyle bir an, göz ucuyla. başını kitabından kaldırıp, kendisini çağıran
sese cevap veren biri gibi. "Ne var?" bir ilgisiz bakış, ama bana
sunulmuş o tek bakış, hiç görülmemişi ortaya çıkarmaya, gizli kalmış kanı
akıtmaya yetti.
sf:89
Mucizevi Mandarin
Mucizevi Mandarin
Eduardo Galeano
Vicdansızlar
Aristoteles ne dediğini biliyordu:
-Kadın deforme olmuş bir erkektir. Onda en temel unsur eksiktir: ruh.
Plastik sanatlar, ruhsuz varlıkların girmesi yasak olan krallıklardı.
On yedinci yüzyılda Bolonya' da, beş yüz yirmi dört erkek ressama karşılık sadece bir tek kadın ressam vardı.
On yedinci yüzyılda Paris Akademisinde, dört yüz otuz beş erkek ressama karşılık hepsi de ressamların karıları ya da kızları olan on beş kadın ressam bulunuyordu.
On dokuzuncu yüzyılda, Suzanne Valadon utanmaz bir kadın, sirk akrobatı ve Toulouse- Lautrec'in modeli oldu. Havuçtan yapılmış korseler giyiyor ve stüdyosunu bir keçiyle paylaşıyordu. Onun, erkekleri çıplak çizmeye cüret eden ilk sanatçı olması hiç kimseyi şaşırtmadı. o herhalde kaçığın tekiydi.
Rotterdamlı Erasmus ne dediğini biliyordu:
-Bir kadın her zaman bir kadındır,yani bir deli.
Eduardo Galeano- Aynalar sf.263
-Kadın deforme olmuş bir erkektir. Onda en temel unsur eksiktir: ruh.
Plastik sanatlar, ruhsuz varlıkların girmesi yasak olan krallıklardı.
On yedinci yüzyılda Bolonya' da, beş yüz yirmi dört erkek ressama karşılık sadece bir tek kadın ressam vardı.
On yedinci yüzyılda Paris Akademisinde, dört yüz otuz beş erkek ressama karşılık hepsi de ressamların karıları ya da kızları olan on beş kadın ressam bulunuyordu.
On dokuzuncu yüzyılda, Suzanne Valadon utanmaz bir kadın, sirk akrobatı ve Toulouse- Lautrec'in modeli oldu. Havuçtan yapılmış korseler giyiyor ve stüdyosunu bir keçiyle paylaşıyordu. Onun, erkekleri çıplak çizmeye cüret eden ilk sanatçı olması hiç kimseyi şaşırtmadı. o herhalde kaçığın tekiydi.
Rotterdamlı Erasmus ne dediğini biliyordu:
-Bir kadın her zaman bir kadındır,yani bir deli.
Eduardo Galeano- Aynalar sf.263
N.M
I
çiçek dediğin kapalı durur.
yoksa vaktini soğuruyorlar saatinin ya suyla ya karayla, bütün sevgililer.
çiçek dediğin kapalı durur.
yoksa vaktini soğuruyorlar saatinin ya suyla ya karayla, bütün sevgililer.
birden çalıyorlar örtülerini kusurunun,ya devle ya cüceyle.
II
ben o zaman dutlarımı yiyordum, susku ve güzellik için, dönüşüyordum bir bülbüle kanadından kalem sunan,
yazı çağırıyordum ve biliyordum yine yeğdir kapanması çiçeğin.
ben o zaman dutlarımı yiyordum, susku ve güzellik için, dönüşüyordum bir bülbüle kanadından kalem sunan,
yazı çağırıyordum ve biliyordum yine yeğdir kapanması çiçeğin.
III
bir bütün yastığımız bile yoktu,
birliktelik yüzünün görünmez tansığını iliştirebileceğimiz.
herkes yineliyordu, "bu ne çok renk yüzünüzde,
böyle ışıltı -yitmek bakmak-"
oysa renk demetleri ölümlerimizdi birlikte,
içine gizlendiğim ve orada değillendiğim!
bir bütün yastığımız bile yoktu,
birliktelik yüzünün görünmez tansığını iliştirebileceğimiz.
herkes yineliyordu, "bu ne çok renk yüzünüzde,
böyle ışıltı -yitmek bakmak-"
oysa renk demetleri ölümlerimizdi birlikte,
içine gizlendiğim ve orada değillendiğim!
eylül,81
Nilgün Marmara-Daktiloya Çekilmiş Şiirler
Nilgün Marmara-Daktiloya Çekilmiş Şiirler
Bilge Karasu
“Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini , yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşi söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım.”
Narla İncire Gazel sf,124
***
“korku ,örtmeğe en yatkın olduğumuz kirimiz, gizlemeğe en çok uğraştığımız kokumuzdur.”
Göçmüş Kediler Bahçesi sf,226
Göçmüş Kediler Bahçesi sf,226
***
..
Sen beni yaşatabilirsin, diye geçirdim içimden.
Başı, gene, evet, dedi.
Sevildiğini bilmek istersin.
Evet .
Ama sevildiğinin söylenmesini istemezsin. Beni söylenmemiş bir sevgide boğabilirsin.
Evet .
Çünkü…
Çünkü…?
Bilemiyorum . galiba… korkuyorsun.
Evet .
Oyunu kestim. Tatsızlaşıyordu.
Kesmedi o.
Bekliyorum, dedi, evet…
Vazgeç, dedim başımla.
Başı, gene, evet, dedi.
Sevildiğini bilmek istersin.
Evet .
Ama sevildiğinin söylenmesini istemezsin. Beni söylenmemiş bir sevgide boğabilirsin.
Evet .
Çünkü…
Çünkü…?
Bilemiyorum . galiba… korkuyorsun.
Evet .
Oyunu kestim. Tatsızlaşıyordu.
Kesmedi o.
Bekliyorum, dedi, evet…
Vazgeç, dedim başımla.
…
ama… oyun bitmişti. Bitmişti benden yana. Bir tek adım atmam yetiyordu işte. “ne yapıp edip”in gereği yoktu artık. İyi oyuncu değildim ama atılacak adım açıkça ortadaydı. Üstelik istediğimin gerçekleşmesi bundan kolay olamazdı.
ama… oyun bitmişti. Bitmişti benden yana. Bir tek adım atmam yetiyordu işte. “ne yapıp edip”in gereği yoktu artık. İyi oyuncu değildim ama atılacak adım açıkça ortadaydı. Üstelik istediğimin gerçekleşmesi bundan kolay olamazdı.
…
Bana dikilmiş yeşil gözleriyle ilk kez, “hayır” dercesine salladı o.
neye hayır?
Düşündüğüne.
Gülünç olma, tam bu noktaya geldikten sonra… seni almamı istemezsin elbeti ondan öyle…
Bana dikilmiş yeşil gözleriyle ilk kez, “hayır” dercesine salladı o.
neye hayır?
Düşündüğüne.
Gülünç olma, tam bu noktaya geldikten sonra… seni almamı istemezsin elbeti ondan öyle…
hayır. Ama
konuşmak istiyordu şimdi. Üstünlük taslamaktan, tepeden bakıp alaycı davranarak sırt okşamaktan vazgeçiyor, konuşmak istiyordu. Usundan geçeni o nasıl anlıyorsa, ben de öyle anlamalıydım usundan geçenleri.
Hayır, diyordu, düşündüğün yanlış.
konuşmak istiyordu şimdi. Üstünlük taslamaktan, tepeden bakıp alaycı davranarak sırt okşamaktan vazgeçiyor, konuşmak istiyordu. Usundan geçeni o nasıl anlıyorsa, ben de öyle anlamalıydım usundan geçenleri.
Hayır, diyordu, düşündüğün yanlış.
GKB Sf 157,158
***
…Başımı kaldırdım. Karşımda duruyordu, ak pantalonu, ak kazağı içinde. Esmer yüzünün akşamı alacakaranlıkta eriyor, gölgelere karışıyordu şimdi. Diz çöktü karşıma. Kedi hala uyuyordu. O susuyordu ama içinden geçirdiğini anlıyordum artık, kolaylıkla.
Yanlış düşündün.
Niye?
Ben senindim nasıl olsa. Ama .
Biliyorum. İvecen davrandım, oyunu sizlere verdim.
Ben oyunun sözünü etmiyorum ki.
…
Ya cezam?
Eşyanı bahçenin kapısına getirdiler. Bu akşam çıkacaksın bu kentten, bir daha dönemeyeceksin buraya.
ya sen?
Ben seninle geleceğim.
Nereye?
Gittiğin, gideceğin yere.
Benimle birlikte…
Seninle birlikte.
Ama sen…
Yanlış düşünmüşsün.
Sen değil miydin…
Seni yanıltmak, sınamak istedim.
Sen düşümdesin şimdi. Onun için öyle konuşuyorsun.
…
Sen düşümdesin şimdi,dedim. Ben ben olmalıyım gene,kalkıp gitmeliyim. Elimi sardırmalı, yemek yemeli, yatmalıyım. Düşümdesin sen şimdi. Bir su gibi.
ondan ses gelmedi. Susakalmıştı birden, konuşmuyordu. Ya da konuşuyordu da ben anlamıyor, biliyordum artık usundan geçenleri.
Kollarımı kaldırdım, omuzlarına dayadım. Yumruklarımı sıkıyordum. Kollarımı bastırdım. Belli belirsiz çektim kendime doğru. Başını getirdi, omzuma dayadı. Başımı başına dayadım. Gene anlıyordum söylediğini. Durmadan söyle, diyordu, durmadan söyle beni sevdiğini, beni sevdiğini. Bir iki saniye öylece kalakaldık, saatlerce bir iki saniye.
…
Sağlam elimden tuttu. Kedi hala uyuyordu. Ayaktaydık. Birkaç adım atmıştık ancak. Yirmi kolla birden sardı beni sanki, ansızın. Yirmi kolu birden sıkıyordu beni, boğuyordu, eziyordu. “sen beni yaşatabilirsin, sen beni yaşatabilirsin,” demek istiyordum. Diyemedim.
GKB SF 208,209
Ben seninle geleceğim.
Nereye?
Gittiğin, gideceğin yere.
Benimle birlikte…
Seninle birlikte.
Ama sen…
Yanlış düşünmüşsün.
Sen değil miydin…
Seni yanıltmak, sınamak istedim.
Sen düşümdesin şimdi. Onun için öyle konuşuyorsun.
…
Sen düşümdesin şimdi,dedim. Ben ben olmalıyım gene,kalkıp gitmeliyim. Elimi sardırmalı, yemek yemeli, yatmalıyım. Düşümdesin sen şimdi. Bir su gibi.
ondan ses gelmedi. Susakalmıştı birden, konuşmuyordu. Ya da konuşuyordu da ben anlamıyor, biliyordum artık usundan geçenleri.
Kollarımı kaldırdım, omuzlarına dayadım. Yumruklarımı sıkıyordum. Kollarımı bastırdım. Belli belirsiz çektim kendime doğru. Başını getirdi, omzuma dayadı. Başımı başına dayadım. Gene anlıyordum söylediğini. Durmadan söyle, diyordu, durmadan söyle beni sevdiğini, beni sevdiğini. Bir iki saniye öylece kalakaldık, saatlerce bir iki saniye.
…
Sağlam elimden tuttu. Kedi hala uyuyordu. Ayaktaydık. Birkaç adım atmıştık ancak. Yirmi kolla birden sardı beni sanki, ansızın. Yirmi kolu birden sıkıyordu beni, boğuyordu, eziyordu. “sen beni yaşatabilirsin, sen beni yaşatabilirsin,” demek istiyordum. Diyemedim.
GKB SF 208,209
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





